Bu eylemler Türkiye’ye mahsus olabilecek bazı postmodern fotoğrafları da ortaya çıkardı. Kanyon alışveriş merkezinde Gezi Parkı’na AVM yapılması protesto edildi sözgelimi. ‘Direnişçi’ olmak kolaylaştı. Polisin geri çekilmesinden sonra konforlu yeni bir direnişçilik türü peyda oldu. Gezi Parkı’na arada bir uğramakla insanlar kendilerini direniş dedikleri şeyin safına yazdılar. Bu da, tıpkı yakılmış otobüslerin şoför koltuğunda fotoğraf çektirip Facebook profiline koymak gibi postmodern iklime uygun bir haldi. Tıpkı ‘isyan çocukları’nın eleştirdikleri yönetimin sağladığı görece özgür iklimde büyüyen, Türkiye’nin karanlık ve kanlı geçmişinin sopasını yememiş, ‘ahistorik’ gençler olması gibi postmodern bir hal. Bir de tabii her şey çok hızlı akıyor, tıpkı bir bilgisayar ekranında akan imgeler gibi, zaman hiçbir yere yerleşemiyor. Bu olayın milat olacağını öngörenler postmodern çağda ittifakların kırılgan doğasını, kronolojik zamanın uçuculuğunu, her şeyin yine bir bilgisayar oyunundaki gibi her an yeniden yapılıp bozulabileceğini hesaba katmıyorlar. Bu dünya çok akışkan ve geçmişin hatları keskin resimleri burada anlamlı değil. Akıllı telefonların hızına ayarlı zihinler için dünya her gün yeniden kuruluyor.

Kemal Sayar, Zaman, 12.06.2013

Oysa, nasihat bellidir: 'Sevmen aşırı, sevmemen yıpratıcı olmasın.' ... Üslubumuz yıkıcı ve sert. Şefkatten uzağız. Merhamet ehli değiliz. Halden anlamıyoruz. Doğrudan uzak yaşıyoruz. 'Büyüklerimizin şerefini tanımıyoruz.' 'Eşyayı dahi incitme' diyen bir medeniyetin mensupları olarak, birbirimizi incitme yarışı içindeyiz. Buna, ülkemizin hassas yapısını ve üzerimizde olan gözleri, içimizde bulunan elleri de ekleyin. Bundan dolayı, masum ve güzel başlayan bir gösteri bile yakıcı hale gelebiliyor.

İbrahim Tenekeci, YeniŞafak, 05.06.2013

Rumeli Feneri Köyü

Bundan birkaç yıl önce boğazın karadeniz tarafındaki girişinde bulunan, iki fenerden biri olan Anadolu Feneri’ne gitmiştim. Bu taraftaki fenere en yakın yer olarak Sarıyer’e çok defa gitmeme rağmen ötesini görmemiştim. Rumeli Feneri’ne gitmek de bugün nasip oldu. En az karşı taraftaki kadar güzel, yeşili bol, manzarası zaten tanıma ihtiyaç bırakmayan türden. Biz fakirlerde araba filan olmadığından imdadımıza taşıma araçları her daim yetişiyor şükür. Küçükçekmece’den metrobüs, metro, ve otobüs kullanarak, ufak beklemeler hariç toplam 1,45 saatte ulaştım. Taksim metrosunun son durağı Hacı Osman’da indiğinizde istasyonun hemen yanından otobüsler kalkıyor. 150 numaralı otobüsü gördüğünüzde binin, o sizi boğazın en ucuna götürecek araçtır. Aracın güzergahı da öyle güzel ki oturayım da biraz kitap okuyayım deme gafletinde bulunmamanız gerekir. Sarıyer merkeze inen ve tepeleri aşarak yeşillerin içinde tek şeritte giderken ağaçların aralarından denizi görebilirsiniz. Yol araba kullanıcıları için de güzel bir yol. Ve mümkünse bisiklet için de güzel. Fakat rahat bisiklet sürebilmek açısından tepede Koç Üniversitesi’nin önünden başlayıp fenere doğru sürmeye başlamak daha mantıklıdır diye düşünüyorum. Üniversite demişken o nasıl bir yerdir arkadaş? Kapısı orman ile kaplıysa içerisi kim bilir nasıldır. Neyse, Sarıyer’den tepe yollara bisiklet ile çıkmak akıl kârı değil doğal olarak. Macera sevenleri bilemem tabi. Otobüsün Garipçe’de de bir durağı bulunmakta. İstanbul’da denize girmek için seçilebilecek güzel yerlerden. Fakat özellikle tatil günlerinde gayet derecede kalabalık olduğunu belirtmek gerek.

Otobüsten indikten sonra uzaktan da görünen en uçta bulunan, mahalle aralarındaki dar sokaklardan geçerek kaleye gittim. Burayı kim, ne zaman yapmış bilgim yoktu, döndükten sonra araştırınca öğrendim. Gitmeden önce okuyaydım iyiydi ama artık sağlık olsun. Kale maalesef ziyaretçilerin insafına bırakılmış. Etrafa dağılmış durumdaki pet şişe nüfusu azımsanmayacak derecede. Hadi piknik yapıyorsunuz bari çöpleri toplayın. Yok, toplanmaz. Yazık. Bir burcunun tepesine çıkıp on beş dakika kadar oturdum. Çok sıcak olmasa saatlerce oturulabilecek bir yer. Kale hakkında detaylı bilgi için bakınız: Rumeli Feneri Kalesi

Kaleyi dolaştıktan sonra köy meydanına gittim. Merkezde çınar ağacı, bir yanında cami bir yanında kahvehaneler ile tam bir köy meydanı. Fakat araba trafiği durmuyor. Kahvehanelerin çayları idare eder. Soluklanmak için içilebilir. Ezan okununca kahvehanedekilerin hep birlikte aniden kalkması da ayrı bir güzellikti. Bir sonraki vakit için beklenen yerler cami avlusu değil de kahvehaneler olmuş. Dönerci Selim Usta’nın dediğine göre köyün %90′ı Rizeliymiş. Ona sormadan önce de konuşmalardan Karadenizli olduklarını anlamıştım. Ne zaman geldiniz buraya diye sorduğumda iyice yaşlanmış olan Selim Usta, “ben üçüncü kuşağım ona göre hesap et işte” dedi. Denizin ve balığın olduğu yerde olmaları normal. Sokaklarda, kapı önlerinde oturup el işi yapan teyzeler ile karşılaşmak da mümkün. Araba geçmeyen sokaklar ise çocukların. Yalnız ilginçtir en dar yol bile asfaltlanmış. Taş değil sıcak asfalt. Özellikle tatil zamanlarında köy kalabalıklaşıyormuş. Fenerin hemen dibinde bir balık lokantası vardı fakat ben oturmadım. Nasıl olduğunu bilemem. İçeri mahallelere doğru yürüdüğümde birkaç çay bahçesi gördüm. Bir ev sahibi denize bakan evini çay bahçesine çevirmiş. Sadece çay değil yöresel yemekler de yapıyorlarmış. Gitmek isteyenler için ismi: Menekşe. Biraz daha yukarıya çıkmak istediğim için tepedeki çay bahçesine gittim. İsmi: Seyrü Sefa. Manzarası on numara. Çayı idare eder ama iki lira. Fakat sırf manzara için oturulabilir. Hatta orada bulunduğum süre içinde tam bir şeyler yazmalık yer diye düşündüm. Bir şeyler okumak için zaten harika. Karadeniz ve liman tam karşınıza düşüyor. Bunun dışında ailelerin rahatlıkla köy çevresindeki yeşilliklere gelip piknik yapacakları alanlar mevcut. Merkez güzel, trafik orada bile bırakmıyor ama deniz kenarındaki bu alanlar tam rahatlama mekanları.

Hasılı; tek, birkaç kişi veya cümbür cemaat ile gidilebilecek güzel yerlerden. Tavsiye ederim.

rumeli feneri

rumeli feneri

rumeli feneri

rumeli feneri

Fotoğrafların kaynağı: Ben. Daha fazla fotoğraf için: pinterest.com/bkrsln/rumeli-feneri

Şu hayatta değişmeyen şeylerin olmasını istemek, mutlak bilgiyi barındırdığımızı ima ediyor bana kalırsa. Nedir değişmesini istemediğimiz o şeyler? Sevdiklerimiz! Sevmenin sevilmekten kaynaklandığını hissediyorum böyle anlarda. Sevilmemiş olsaydık, sevme ihtiyacı duymayacaktık. İnsan, Yaratıcısı tarafından sevildiğini fark ettikçe, O'nu sevmeye başlıyor olmalı. Ve O'nu sevmek, bu yolculukta bizi O'na yaklaştıran şeylerle gerçekleşiyor. Affetmenin, iyilik yapmanın, birine yardım etmenin bize sevdirilmiş olması bundan olsa gerek biraz da. Bir şeyi daha hissediyorum bu anlarda biraz ürpererek: Aslında ne kadar az sevebildiğimizi. İnsan sevilmediği zannına kapıldıkça sevemiyor da. Hiçbir somut karşılığı olmayan bir sevmekten bahsediyorum. Belki çocukken, çok küçükken böyle kolay ve sahicilikle seviyor insan. Sonra zanlar, kuşkular, endişeler, çıkarlar, şu bu girdikçe sevemiyor bir çocuk saflığıyla. Sevememek, birçok şeyi uzaklaştırıyor insandan, dış halkalara savuruyor. Mesela şu masayı, şu kalemi, şu ekranı, şu bahar mevsimini... Ve akıp giden şu suları.

Leyla İpekçi, Zaman, 18.05.2013

Biliyorum senin için yanıyor. Onlarla aynı dili konuşmadığını zannettiğin bir kalabalığın ortasında, âcizliğinden muztarib, gittikçe içine kapanıyorsun. Her şeyden uzaklaşıyorsun. Tamam. Yorgunsun. Allah şahit, bilenler şahit, çok yorgunsun. Yaşanmakta olan bütün acılar gibi yaşanmış ve yaşanacak olan bütün acıların da kalbinin üzerine çöreklendiğini zannetmekten yorgunsun. Böyle bir yükü bu kalp taşımaz, biliyorsun. Ben de biliyorum. Ama, kaldır bu acıları benim kalbimin üzerinden Rabbim, diye bir dua da etmiyorsun. "Saf ahenge biçilen bunca bedelin çok fazla olduğunu" düşünmene ramak kalmış. "Giriş biletini üstün saygıyla iade etmek" noktasında tereddütlü, İvan gibi, bütün sorumluluğu kendi üzerine alıyorsun. Burası dünya. Cennet değil, unutma. Çekilme kabuğuna. Adım at. Denize at. Hâlik'ın var senin. Haddini aşma. Zıddına inkılâb etmekten kork. Baba Karamazov'luğu bütün insanlara mâl etme. Unutma, Alyoşa da insan, İvan'ın düştüğü yerden kalkan Mitya da. Bir göz gezdir bakalım. Bir avuç fındık verenin, tahta sandığın üzerinde bir cenin uykusuna aktığında senin de başının altına bir yastık koyanın. Vardır mutlaka. O rüyayı görmeyi unutma.

Nazan Bekiroğlu, Zaman, 19.12.2010

Şehirlerimiz, çarşı ve sokaklarımız, mahallemiz ortadan kalkıp bulvarlara, meydanlara plazalara, gökdelenlere evrildikçe fark etmeye başladık nesneleştiğimizi. Henüz tam farkında olmasak da devasa blokların gölgesinde ezilen varlığımız gibi insan olmanın şiarına yabancılaştığımızı birileri hatırlatmaya başladı. Modern şehrin meydanlarında, alışveriş merkezlerinde gösterişli ama sinik, gövdesi dimdik ama ne ruhu ne duygularıyla orada olamayan bireyler haline geldiğimizi yine moderniteyi tasarlayanlar hatırlattıkça inanasımız gelmedi. Şehirlerden, bulvarlardan artık sadece gelip geçiyoruz; hepimiz evimize sinerek gazete, televizyon, internet üzerinden sosyalleşirken ferdin kaybolup nesneleştiği iletişim ağlarında varlık göstermeyi dener olduk. Artık kamusal alan denilen metropollerde, görünür planda yaşayanlar değil seyreden insanlardık. Yaşanan değil gelip geçilen, tüketilen ışıltılı mekanların gelip geçen insanları; görünen, göründüğü kadar var olan nesnelere dönüştü.

Akif Emre, YeniŞafak, 30.04.2013

... Bulduğum şu: Görünmemize, derinden görünmemize, kırılgan bir şekilde görünmemize izin vermek için; tüm kalbimizle sevmemiz için, hiçbir garantisi olmasa da -ve bu gerçekten zor bir şey, ve size bir ebeveyn olarak söyleyebilirim, inanılmaz derecede zor- o terör anlarında şükran ve neşe duyabilmek, kendimize sorarken, 'Seni bu kadar sevebilir miyim? Buna bu derece tutkuyla inanabilir miyim? Bu kadar istekli olabilir miyim?' sadece durabilmek ve, neler olabileceği hakkında felaket senaryoları yazacağına, 'Gerçekten minnettarım, bu kadar kırılgan olabilmem yaşadığım anlamına geliyor.' diyebilmek. Ve sonuncusu, sanıyorum muhtemelen en önemlisi, yeterli olduğumuza inanmak. Çünkü inanıyorum ki 'Yeterliyim' dediğimiz bir noktada çalıştığımızda, o zaman çığlık atmayı bırakıp dinlemeye başlayabiliriz, etrafımızdaki insanlara karşı daha nazik ve anlayışlı oluruz ve kendimize daha nazik ve anlayışlı oluruz.

Brene Brown, Ted, Haziran 2010

Üslup olmadan sanat olmaz. Üslubunu bulamamış, oluşturamamış biri, 've diğerleri' olarak kalır, kalmalıdır. Kabul ediyorum; üslupsuzluk da bir üsluptur. Fakat bir işe yaramaz. Üslup, sadece yazdıklarımızdan oluşan veya oradan çıkarılan bir şey olamaz. Duruş ve yaşayış da üslubun ayrılmaz bir parçasıdır. Dolayısıyla, 'üslup sahibi bir yazar' ifadesi, yalnızca yazılanları kapsamaz. Kısaca, 'meziyet ve şahsiyet' diyebiliriz. Hüseyin Kazım Kadri, 'dostlarınızdan bir vefasızlık görürseniz, onları sakın kırmayın; üslup ile geri çekilin' der. Bir de dize: 'Bir çiçeğin açarkenki üslubu.' Bu iki alıntıdan anladığım, üslubun, kibarlık, nezaket, zarafet, incelik gibi anlamlara da geldiğidir. Yani sadece 'yazma şekli' veya 'yaklaşım biçimi' değildir.

İbrahim Tenekeci, YeniŞafak, 17.04.2013

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Emirgan sahilde bulunan bu camiye ilk defa 2011 yılında 11 Haziran’ı 12 Haziran’a bağlayan gece gitmiştim. Tarihi nereden hatırlıyorum? Çünkü sabahında seçim vardı. Ondan bir kaç gün önce Telli Ankara’dan gelmiş, biz de farklı bir şey yapalım istemiştik. Telli ile birlikte Teoman, Özgür, Gülşah ve ben cumartesi akşamı buluşmuş, gece boğaz kenarında turlamış, sabah namazına Eyüp’e gitmiş, birkaç saat sonra da Telli’yi Ankara’ya yolcu etmiştik. Gün harikaydı, hiç unutmam. O gece saat iki gibi Emirgan Camii kapalıydı (doğal olarak) ama yanındaki çay bahçeleri açıktı. İçini o zaman görememiştim. Geçen pazar laleleri görmek için gittiğimde içini de görme şerefine nail olmuş bulundum.

1781 yılında Abdulhamid-i Evvel tarafından erken yaşta ölen oğlu Mehmed ve onun annesi Hümaşah adına yaptırılmış. Şimdi haliyle Emirgan Camii olarak bilinirmiş. Korunun hemen altında, deniz kenarında olması da konumu itibariyle camiiyi daha da güzelleştiriyor. Hemen yanında Şerifler Yalısı bulunmakta. Kuzey tarafında, avlu dışında bir çeşme ve şimdi kafe olarak kullanılan bir muvakkithane (zaman ayarlama merkezi) var. Çeşmenin yanındaki muhallebici yer itibariyle güzel. Hemen yanından yukarıya doğru çıkan bir yokuş var. Yanında pekmez bulunan bir muhallebiyi burada ilk defa pazar günü tatmış oldum. Biraz ağır olsa da gayet güzel. Koru gezisinden sonra oturup dinlenebileceğiniz güzel bir mekan. Camiye uğrayıp içindeki ferah havayı hissetmeden ayrılmamayı da (en azından iki rekat namaz kılın demeye getiriyorum) tavsiye ederim.

Avlu içindeki küçük çeşmenin kitabesinde (ilk fotoğraf) ise şunlar yazıyor:

Sahib-ül hayrat ve’l-hasenat Mısır Valisi Muhammed Ali Paşa merhumun
haremi Mümtaz Kadın Efendi’nin kalfalarından Rengigül Hanım’ın vakfıdır.
Sene 1322

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Fotoğrafın kaynağı: Ben

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Fotoğrafın kaynağı: Mustafa Cambaz

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Fotoğrafın kaynağı: Sinan Doğan

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Fotoğrafın kaynağı: Sinan Doğan

Son olarak bu da korudan günün hatırası:

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Fotoğrafın kaynağı: Ben

Başkasının hayatını merak etme, zamanla kendi hayatını başkaları tarafından merak edilir bir konuma sokmaya dönüşür. Ahlâkî değerlerin bertaraf edilişidir bu. Hayatını beyazcamı seyretme eylemine dönüştürmüş olanları seyretme eyleminin karşısına kendilerince etken bir eylem olan "seyredilir olma"yı koyar. Seyredilmek önemsenmektir. Başkası tarafından ilgilenilmektir. Herkesin karşısındakinden esirgediği güler yüz ve kıymet bilme, hayat sahnesini yavaş yavaş terkederken; "benim hayatım seyredilecek kadar farklıdır" bencilliği yerleşir. Ve hayat bir şov'a dönüşür...

Fatma Barbarosoğlu, Sözün ve Sükûtun Renkleri, s.32